Sayı | Ausgabe: 216 (15.10.2019)
Gelecek sayı | Nächste Ausgabe: 12.11.2019

İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının ruhuna uygun olduğunu düşündüğüm bir yazıyı  kısaltarak okuyucularımla  paylaşmak istedim. (Sorularla Said Nursi 23.05.2017)İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının ruhuna uygun olduğunu düşündüğüm bir yazıyı  kısaltarak okuyucularımla  paylaşmak istedim. (Sorularla Said Nursi 23.05.2017)İlk günden itibaren, insan hem kendisi hem de kendisini saran bu kainat üzerine mütemadiyen hayret etmiş ve soru sormuştur. Hayat niçin var? Ölüm niçin mukadder? diye soran insan düşüncesi, gökte kayan bir yıldızın ardından akar, ölen bir yakının şimdi nereye gittiğinin peşinden sürüklenir. Düşüncesi sonsuzun içinde akıp giden aynı insan aklı, bir yandan da içinde yaşadığı toplum ve sosyal yaşam üzerine takılı kalır. Kendisi olmadan vazgeçemeyen insan, kendisine yetemez. İnsanın, önündeki en büyük paradokslardan biri de budur. İnsan, medeni tab’ını gerçekleştirebilmek için birlikte yaşamalıdır, ancak birliğin her kuralına sıkı sıkıya uyum onu robotlaştırabilir. “Nereden gelip, nereye gidiyorum” sorusundan kaçamayan akıl, sosyal hayatı bir avuntu vesilesi yaparak bütünüyle siyasal işlere gömülebilir. Nitekim, dünden bugüne (Helenistik çağdan, modern zamanlara kadar) Batı düşüncesine egemen olan anlayışa göre insanın kıymeti sosyal ve siyasal bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Aristo ve Eflatun gibi iki önemli filozofun düşüncelerinde insanın birinci ve yegane amacının siteye hizmet (siyasal eylem) olduğu vurgulanmaktadır. Bu düşünce bütün Batı felsefesini derinden etkilemiştir. Politika, “polis”in yönetimine ait iş demektir. Genel olarak Batı düşüncesinde politikanın en değerli bir amaç ve insan için biricik yaşam nedeni olmasına şaşmamalıdır. İnsan tek başına yalnızdır, mutlaka anlamlı ve güçlü olmak için kendisini bir güce nisbet (ilintili kılmak) etmek ister. Bir yaratıcı ve ahiret düşüncesi yoksa, insanın en anlamlı nisbeti sönük de olsa, yine topluma ve kurumsal bir güce bağlanmak şeklinde olacaktır. Tevhidi dinler, insanın toplum ve kurumsal bir güçten çok daha anlamlı, ebedi bir nisbetinin olabileceği müjdesini getirmişlerdir. Bu, gerçekten bir müjdedir, zira insan medenileşirken, yavaş yavaş kendisini daha büyük organizasyonların bağımlısı haline getirebilir. Siyasal insan, düzenin dışında kalmaya cesaret edemeyebilir, bütün ilgisini, nazarını bazı durumlarda kendi ruhunu ezen çarkların dönmesine yöneltebilir. Böylesine bir bağlanış (ya da çaresizlik), sonunda öyle bir hal alabilir ki, kişi, hayatı boyunca, ne kendi sesini duyabilir ne bir tomurcuğun açtığını görebilir ne de üstündeki muhteşem semayı bir kez olsun temaşa edebilir. Daha ilk çağlarda Roma’nın ünlü filozofu Seneca, politikaya/kamusala yoğun ilgiyi kast ederek “bir yolun doğruya götürüp götürmediğine ayak izlerinin çokluğuna bakarak karar vermenin yanlış olacağı”nı belirtmiştir. Bu düşünüre göre, insanın ilk ve asli gayesi, ona mukadderatın tayin ettiği akılla, bükülgen bir boyun üzerine konulan baş ve ona takılan şu gözlerle kendisini ve bu çevresini derinden derine incelemesidir. Mesela, şu yıldızlar nereden çıkmışlardır, bütün bu cirmler yönlerini nasıl tesbit etmektedirler veya onları yörüngelerinde gezdiren kimdir? Bunları araştırmak için doğan insan zamanının tümünü kullanmakta sıkı davransa da, ne denli az zamanı vardır. Aynı düşünür, “ölümlülerin korkularını, ölümsüzlerin arzularını taşıyan insanın”; bu temel çelişkiyi, ancak kendisini ve evreni sürekli bir biçimde incelemesiyle aşabileceğine inanan Seneca, ayrıca, bilgece bir dinginlik için de siyasal yaşamdan çekilmesini şart koşmaktadır. (SENECA, “Yaşamın Kısalığı Üzerine”, Cogito, S: 15, 1988, s. 12) Diğer bir deyişle, ona göre: “Büyük işler başarmak için doğan, ama sonu hayvanlardan bile önce gelen” insanın, siyasal alanda görev almak, politika önermek, yapılanları eleştirmek ve onlara direnmek için yeterli zamanı yoktur. (SENECA, “Kamu İşlerinden Uzak Durma”, Çev., Güngör Varınlıoğlu, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi I İçinde, Der., Mete Tunçay, Ankara: Teori Yayınları, 1985, s. 306). İslam klasik düşüncesinde “siyaset” genellikle dinin emirlerinin yerine getirilmesi ve icra edilmesinde dünyevi gücün seferber edilmesi anlamında kullanıldığı için oldukça sıcak bir anlam yüklüdür. Gazali’den İ. Haldun’a kadar siyasetle din bir terazinin iki kefesi gibidir. Biri olmazsa diğeri akim kalır. Özellikle İ. Haldun, dini duygunun asabiyeyi güçlendirerek devlet gücünü desteklediğini belirtirken, dini tebliğin eninde sonunda müesses bir güçle mümkün olacağından bahisle dünyevi gücü zaruri görmüştür. Esasında İslam düşünürleri din-dünya ayrımı gibi bir tasnife gitmemişlerdir. Siyasi iktidar(dünya)ın hedeflerinin az çok dinin emirlerine paralellik arz etmesi böyle bir ayrımı da gereksiz kılmıştır. Söz konusu anlayışta siyaset kavramı genellikle olumlu çağrışımlara sahiptir. Mamafih, böyle bir vurgu bireyin siyasal işlere karışmasını destekleyip cesaret etmeye dönük değildir. Çünkü modernite öncesinde, birey’in kamusal işlerle ilgili olarak dünyevi iktidarı nasihatlar ve ikazlar ile uyarmasından başka bir etkisini düşünmek mümkün değildir. O bile çeşitli tehlikelere açıktır. “Kurb-u sultan, ateş-i suzan” (sultanlara yakınlık yakıcı bir ateştir) sözü boşuna söylenmemiştir.Politik alandaki rekabetten doğan çekişme ve kavgaların kitle iletişim araçlarıyla sürekli olarak allanıp pullanıp bir habere dönüştürülmesi insan ruhunun bu konudaki açlığının sömürülmesinden başka bir şey değildir.

Köşe Yazarları | Autoren
Köşe Yazarları | Autoren